Makale Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2407
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
1917
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
1973
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2071
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2055
Şiir Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
senem Aygül
Cumartesi, 07 Ekim 2017
24
senem Aygül
Cumartesi, 07 Ekim 2017
20
senem Aygül
Cumartesi, 07 Ekim 2017
19
senem Aygül
Cuma, 22 Eylül 2017
41
senem Aygül
Cuma, 22 Eylül 2017
39
Kompozisyon Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2787
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2249
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2180
Deneme Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Mustafa KARAAHMET
Salı, 15 Kasım 2016
451
Admin
Cumartesi, 31 Ocak 2015
1372
super-cavus@hotmail.com
Cumartesi, 13 Nisan 2013
2294
Abdurrahman Güleç
Cumartesi, 19 Ocak 2013
2661
Abdurrahman Güleç
Perşembe, 17 Ocak 2013
2169
Mektup Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Masal Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Söyleşi Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Kıssalar Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Nezlim
Cumartesi, 30 Eylül 2017
33
Nezlim
Cumartesi, 16 Eylül 2017
48
Radyo Dinleyin:
Msn'den İstek için:
Sohbet Odasın'dan İstek için:
Harun yildirim
Bismillahirrâhmânirrâhim SEVGİ İnsan nedense yaşarken kendini arı kov Devamı.. Tüm Makaleleri
Harun yildirim
ADERSİZ MUSTAFA Üç tarafı dağlarla çevrilmiş Şirin mi şirin çok güzel bi Devamı.. Tüm Makaleleri
Harun yildirim
SÖYLENMEYEN İKİ KELİME Güneş öyle güzel doğuyor ki insan ne b Devamı.. Tüm Makaleleri
Yayınlanma Tarihi: Cuma, 26 Şubat 2016
HIZIR VE BEN Hayat ne umduğumuz kadar önemlidir ne de sandığımız kadar önemsiz. Çoğumuz için kendisi ile ismi arasındaki o kısa çizgiye sığandır. Su üzerinde yürümek yürürken yüzünü suya dönmektir. Benim hayatım ölümüm uslan durmak için değil ölmeyen sevgi ile razı olma gayretidir. Peki gerçek hayat nedir? Yaşadıkların ile yaşayamadıklarını arasında kalan nedir ? Köyümüz kocaman bir köydür ama yaşadığımız ev küçücüktü. Toprak yollarımız vardı. Azcık yağmur yağdı mı çamur çaylaktan yürüyemediğimiz. Her sabah köy meydanında toplanan büyükbaş hayvanlar meydandan geçerken toz duman kalkardı. Çocuk aklı biz de hayretle seyrederdik. Hatta seyretmekle kalmaz arkadaşlarla hayvanların arasına saklanarak saklambaç oynardık. Babam... Gün ışırken koşarak tarlaya giderdi. Beni meydanda hayvanların arasında koştururken görür bıyık altından gülümserdi. Belli ki çocukluğu gelirdi aklına. Babam bunu söylemese de anacağım yaramazlıklarımıza pek bir şikayetçiydi. Yinede bir fiske vurmazdı. En sevdiğim oyunlardan bir tanesi de yıkık damlarda saklanmaktı. Ben saklanırdım köy halkı akrabalar beni aramaya durur bulunca da bir güzel azarlarlardı. Büyük annemle veya amcamlar da teyzemler de onların evinde yatmayı severdim. Çünkü onların koyunları vardı. Çanlarını çıkardığı ses bana musiki gibi gelirdi. Duvarın dibinde oturur o güzel mûsikîyi dinlerdim koyunların kuzuların melemesi ayrı bir tür müzik gibi gelirdi. Huzur bulurdum o seslerle... Köyümüzün bir tek bakkalı vardı. Bakkal amcanın adı Mustafa idi ama biz ona Kör Mustik derdik. Büyük annemin tavuğu yumurtladığı zaman bir iki tanesini alır koşarak bakkala gider bir avuç şeker alırdım. Cebime doldurur odama gider kapıyı sıkı sıkı örter bir güzel yerdim. Odamın sarmaşık yeşili perdeleri vardı. Hafif aralıklı olduğunda o perdeler öyle hisli bir duman gibi dalgalanırdı ki.. Bunu yaşamak için genelde camımı açardım. Perdeler kollarında bilezik olan yeni gelinler gibi şıngır şıngır ses çıkarırdı. Evimizin hemen yan tarafında bir bahçe vardı. Odama girdiğimde perdeleri kaldırıp şöyle bahçeye doğru bakardım. O bahçede kendi kendine konuşan ihtiyarı seyrederdim. İşte çocukluk ya bende kendi kendime konuşmaya heveslenirdim. Oysa büyüdükçe o ihtiyarın geçen yıllar sanki onun için gözyaşı olmuş ayaklarında son bulmuş gibi ayaklarına baktığını fark ettim. Sonbahar ayaklarında ağlıyordu alnında yılların ince ince kederi vardı. Bazen kara kara hülyalara dalarak ince bir tüy gibi sallandığını görürdüm. Saçları sanki güneşin altında kavrulmuş başak tanesi gibi esen rüzgarla dalgalanırdı. O benim için asırlık bir çınardı. Yanına koşarak gider onunla sohbet ederek, nasihatlerini hayatı anlatmasını severdim, sanki bir Türk filmi seyrederdim onu dinlerken Ama zaman denilen mevhum öyle öyle hızlı geçiyor ki... Onunla içtiğimiz semaver çayları ve semaverden çıkan o ses sanki huzuru besteliyordu yada acılar besteliyordu. O yaşlı ihtiyar bana çok şey öğretmişti. Babam rençberdi. Akşama kadar tarlada çalışır nasır tutan elleri ile akşam geldiğinde saçlarımı okşardı. Annem cefakar annem hiç yüksünmez evin işleri biter bitmez azığı da alarak tarlaya koşardı. İkisi de namazlarını niyazlarını hiç aksatmazlardı. Bütün namazlarında bana dua ederlerdi. Köy yerinde sohbetler birlikte oturmalar çok zevklidir. Akşam oldu muydu mahallenin ihtiyar kadınları bir kapının önünde toplanıp otururlar, sohbet ederlerdi hemen koşarak oraya giderdim sohbetlerine katılırdım onları dinlerdim. Sohbetlerine katılmayı çok severdim. Sohbete katıldığım anda sesimin ılıklığı ortaya çıkardı. Küçük olmama rağmen sesim cümlelerin yıldızlarını yere indiren bir esrar taşıyordu. Mutlak bir tevazu ile konuşuyordum kimi zaman bir bıçak olup taşları törpüler kimi zaman sadece dinlemeyi tercih ederdim. Hemen hemen her gün mezarlığa gider kendi kendime soruları sorar düşünürdüm. Mezarlığa gitmenin sebebi basitti bu fani dünyadan ebedi dünyaya açılan kapı orasıydı mezar taşlarındaki silik yazıları okurdum. Mavisini yitirmiş gökyüzü altında bazen gözlerim dolardı. Hayatı bir saate benzetirdim. Tik tak tik tak akrep yelkovanı kovalıyor... Çok hızlı zaman geçiyor derken, askerlik geldi ama o gün bugün kafamdaki tek şey o ihtiyarın bana hep söyledikleri... O kadar da varlıklı bir aile değildik. Bir gün kapımızı bir yaşlı amca çaldı. Hayır istemek için gelmişti. Allah rızası için hayır topladığını söyledi ambara koymuş olduğumuz iki çuval buğday vardı hiç düşünmeden bu iki çuval buğdayı verdim. Sonra annemle babam geldi buğdayları göremeyince ne olduğunu sordular hayır için gelen yaşlıya verdiğimi söylediğimde babam biraz kızdı. E yani oğlum hayır yapılır amma bizim rızkımız o şimdi biz ne yapacağız. Sesimi önce çıkarmadım. Düşündüm. Birden babam ben çalışır rızkımızı kazanırım. Sen düşünme dedim. O an İstanbul'a gidip çalışmam gerekiyor diye kendi kendime düşünüyordum. Ama bunu onlara söylemedim. Şu an için bana kızmışlardı ama benim için çok rahattı. Kelebekler uçuyordu sanki yüreğimde. Yemekten sonra odama çekildim sobamı yakıp çaydanlığı sobanın üzerine koydum çaydanlık kaynıyordu sanki huzur huzur besteleniyordu gözlerim tavana yapışmış çam kokulu tahtaları seyrediyordum. Lambanın ışığı duvarlara yapışmış günün doğmasını bekliyordum ve gün sabahın ilk vakti perdenin arasından sızmaya başladı. Aklıma koyduğumu yapacaktım. Karar vermiştim. İlk iş yatağımı toplayıp valizimi alelacele hazırladım. amacım ilk otobüse yetişmek annem sabah kahvaltısını hazırlamış babamla beni bekliyorlar annem ve babam hayret etti hayırdır oğul nereye bu telaş dedim artık benimde sizlere bir katkım olması lazım önce Allah'ın sonra sizin rızanızla ben gurbete çıkıyorum çalışmak için dedim annem bir anda doldu babam yere baktı babam oğlum artık belli bir yaşa geldin kendi istikametini çizmen gerek dedi bazı nasihatleri anlattı ellerini öpüp yola düştüm cebimde çok az bir harçlık vardır beni İstanbul'a kadar götürecek ve orada da 3' 5 gün yetecek kadar harçlığım vardı. Şehrimiz ile İstanbul arası tam on iki saatti. Otobüse yerleştim. Etrafımdakileri seyretmeye başladım. Tam önümde genç bir çift oturuyordu. Yeni bebekleri olmuştu, sevimli bir kız çocukları vardı. Arkamda yaşlı bir teyze yan tarafımda biraz havalı boyalı iki tane genç kız. Daha oturur oturmaz kulaklıklarını takıp müzik dinlemeye başlamışlardı bile. Arkamdaki yaşlı teyzede tespihini çıkartmış yerini almıştı. Biraz gittikten sonra önümde oturan çiftin çocukları ağlamaya başladı. Ne yapsalar susmuyordu. Adam kah kucağına alıyor koridorda gezdiriyor, kadın kah emzirmeye çalışıyor. Onlar çocuğu sakinleştirmeye çalıştıkça çocuk daha çok bağırıyordu. Arkamdaki teyze de zikir çekerek suphanallah suphanallah sesleri ile yola devam ediyorduk. Çocuk bir türlü susmuyordu. İşte ne olduğunu anlamadık, bir anda iki kız kardeşin öfkelendiğini çocukları durmadığı için ona bağırmaya bunaldıklarını sustur be kadın şu çocuğunu diyerek bağırmaya başladıklarını gördüm. Şaşırmış üzülmüştüm. Dahada ileri gitmişler sen nasıl annesin diye bağırıyorlardı. Baktım olacak gibi değil adama eğildim hayırdır kardeşim bir yerimi ağrıyor hastamı çocuk dedim. Adam utangaç bir tavırla yok abi şu önde oturan çocuğun elindeki çikolatayı gördü ona ağlıyor. Bizim konuşmalarımıza kulak misafiri olan kızlar bu sefer işi iyice abartarak ...AAAAA babaya bakk çocuğuna bir çikolata bile alamıyor diyerek dalga geçmeye başladılar. Anne ve baba birbirine bakarak gözleri doldu. Çok üzülmüştüm. Ayağa kalkıp öndeki beye kusura bakmayın varsa eğer bir tane şu çocuğa da çikolata verir misiniz dediğimde aldığım cevabı hiç bir zaman unutamam. Daha kaç saat yola gideceğiz ben çocuğumun çikolatasını veremem. O an yer yarılsa yerin dibine girseydim dedim. Beynimden kaynar sular döküldü. Geri yerime oturup gözlerimi buğulanmış cama diktim. Omzuma yaşlı teyze dokundu... üzülme dedi karanlıkları parlayan gözler görür dillere susunca mevlam görür dedi. Bir kaç saat sonra mola yerine geldik. Koşarak aşağıya indim. Bir baktım çocuğun anne babası inmedi. Bakkala gidip bir kaç tane çikolata aldım. Araba kalkarken bindim. Onlara uzattım. Al kardeşim dedim. Delikanlı elime sarıldı. Kardeşim avuçladığın altın olsun dedi. Çocuk gülmeye başladı. Artık istediği olmuştu. Birkaç saat sessizce uyudu. Sonra yine öfkeyle ağladığını duydum. Hayırdır ne oldu dedim. Adam yine utana sıkıla bebeği gördü dedi. Çocuk değil mi ağam işte ne desem boş. Bu seferde bebek diye tutturdu. Allah'tan bu seferki mola yakındı. Koşarak inip bir bebek aldım. Arabaya bindim. Bebeği verdim. Küçük bebek artık gülüyor sevimli sesler çıkarıyordu. Çıkarmasına da bende İstanbul'a varmadan para bitmişti. Derken sabahın ilk ışıklarında İstanbul'a varmıştık. Herkes otobüsten indi. İnsanlar çil yavrusu gibi dağılmışlardı. Çocuğun annesi babası gelip bana teşekkür ettiler. Kardeşim senden Allah razı olsun. Bizi mahcup ettin. Rabbimde seni zor durumda bırakmasın diyerek hayır dualarını ettiler. İçim rahattı huzurluydum. Hayırlı bir iş yapmıştım. Ama benim cebimde bir kuruş kalmamıştı. Tabir yerinde ise İstanbul'a cep delik cepken delik gelmiştim. Koca şehir kocaman şehir... Kocaman apayrı bir dünya karmakarışık yollar insanlar herkes koşuyor... hayretler içinde bakıyordum. Bizim köyün yollarına insanlarına benzemiyordu. Ne kadar çok araba vardı. Yürüdükçe yollar bitmiyordu nereye gittiğimi bilmiyordum. Ne kadar yürüdüm farkında bile değildim. Akşam olmak üzereydi. Ayaklarımın altı şişmişti. Cam gibi duvarlar sokakların yanan ışıklarıyla parlamaya başlamıştı. Sanki ben kocaman yanan mumları seyrediyordum. Gölgeler bir uzuyor bir kısalıyordu. Arabaların vapurların sesi sivrisinek vızırtıları gibi geliyordu. Kalabalık gittikçe artıyor sokaklar zinciri kopmuş köpekler gibi üstüme üstüme geliyordu. Sanki kıyamet kopmuş mahşer yerindeyim gibi hissettim. Bir caminin avlusuna yaslandım sanki sırat köprüsünden geçmeye çabalıyordum. Ayaklarım yorgun bedenim bitkin... Ayaklarımı uzattım azcık dinlenmem gerekiyordu. Kafamı kaldırdığımda kendi halinde akan konuşmayan sanki gel bana gel bana dercesine bir çeşme gördüm varıp ilk önce terden kokmuş ayaklarımı yıkadım. Abdestimi alıp yatsı namazını kıldım. Artık gecenin ayazını hafif hafif tenimde hissediyordum. Her köşe başında sanki duvarlara saplanmış bir hayalet var gibiydi, köşe bucak gezen birini arayan bir şey var gibi sanki dağılmış sürüden sesleri toplayan gecelerle baş başa kalmıştık gecenin ılık soğuğunda topuklarım rüzgardan üşüyordum. Ölecek gibi hissettim bir an yorgunluktan kendimi nere kıvrıldığımı düşünmeden kıvrıldım bir kenara... uyuyakalmışım dururken bir ses koptu. Sanki sema bana sesleniyordu bu sabah ez-anıydı. Bir anda toparlanıp çeşmeye koştum abdesti alıp sabah namazımı kıldım namazdan çıktıktan sonra bir grubun toplanıp konuştuğunu gördüm ve yanlarına vardım bana sordular kimsin diye ben dün geldim İstanbul'a çalışmaya geldiğimi söyledim. İçlerinden biri ne yaparsın sen diye sordu ne iş olursa yaparım dedim biraz kendimi anlattıktan sonra adam bana dedi ki hadi bize gidelim sabah yemeğimizi yiyelim benim işim var istersen orada çalış dedi. Nasıl sevindim anlatamam çocuklar gibi mutluydum. Kelebekler gibi uçacaktım beyefendi ne demek hay hay memnuniyetle dedim. Adama ne iş yapacağımı ne kadar vereceğini hiç sormadım bile evine misafir olarak götürdü, ben kapıdan girmek için utandım hayırdır evladım neden gelmiyorsun diye sordu ben burada sabaha kadar bekleyeyim buradan işe gideriz dedim adam olur mu hiç evladım böyle bir şey buyur gel içeri dedi. Ama amca ben uzun yoldan geldim gece dışarıda kaldım üstüm başım kir pas içinde dedim. Amca omzuma dokundu gir evladım öyle bir şey düşünme diyerek beni evine aldı. Kahvaltımızı yaptık. Beraberce iş yerine doğru yürüdük. Anlaşılan senin kimin kimsen kalacak yerin yok diyerek bana kalacak bir yerde ayarladı. İş yerinde çok mutluydum,10 15 gün sonra patronum yanıma gelerek al sana yarı maaşın git üstüne başına bir şeyler al diyerek elime para tutuşturdu, öğleden sonra gidip alırım teşekkürler dedim. Artık İstanbul'a alışmaya başlamıştım. Öğleden sonra çarşıya doğru çıktım kendime münasip bir şeylere bakıyordum karşıdan gelen iki tane kadını gördüm. Onlara doğru yürüyordum ne olduğunu anlamadım. Birden önüme atladılar. düştüğünü sandım kollarından tutup kaldırmaya başladı hayırdır teyze hayırdır ne oldu niye düştün diye sordum evladım açlıktan kafam döndü dedi ne açlığı teyze hayırdır dedim iki gündür bir şey yemiyoruz evladım. Açlıktan artık ayakta duramıyoruz dediler. Koşarak su ve yiyecek bir şeyler aldım. Hayırdır teyze şimdi iyi misiniz neden açtınız diye sordum. Evladım Adıyaman'dan geldik buraya çalışmak için dedi ama kader bize gülmedi böyle rezil rüsva etti. Bizde Adıyaman'a gitmek istiyoruz ama gidecek paramız yok dedi hiç tereddüt etmeden adamın bana vermiş olduğu 15 günlük yevmiyeyi onlara verdim. Teyze bilmem bu para yeter mi ama bende olanı bu kadar buyurun alın bunu sizi Adıyaman'a kadar götürür dedim, kadın ağladı Allah razı olsun evladım dedi ve ben oradan geriye dönüp kendime hiçbir şey almadan iş yerime varıp çalışmaya başladım. Akşam üzeri olmuştu çalıştığım patron geldi ne oldu evlat aldın mı kendine bir şeyler diye sordu. Bende durumu olduğu gibi anlattım. Adam gözlerime şaşkın şaşkın baktı. Bu olayın üstünden tam bir ay geçti. Patron maaşımı yüzüme gülerek uzattı. Yine yüzüm gülmüştü, maaşım alıyordum yiyecek ekmeğim vardı yatacak yerim vardı. Maaş almadan üç gün önce çalıştığım yerin yan tarafında devamlı orada kalan bir kadın bir erkekle çocuğunu görmüştüm. Çalıştığım yerin etrafında geziyorlardı. Doğru düzgün Türkçe konuşamıyorlardı. Bulgaristan dan gelmişlerdi. Bir gün sohbet esnasında bana Bulgaristan'dan buraya çalışmaya geldik ama bir türlü doğru dürüst iş bulamadık şimdi Bulgaristan gitmek istiyoruz dediler bende Allah yar ve yardımcınız olsun inşallah beş on gün çalışır da yol paranızı kazanırsınız gidersiniz dedim. Adam ya nasip inşallah dedi ama bir hafta geçmişti onlar hala buradaydı. Dayanamadım hayırdır komşu diye sordum. Hala iş bulamadık gidemedik dedi. Ne yapacaksınız peki dedim acı dolu gözlerle bana baktı... ne yapacağını bilmiyordu halinden belliydi. Karısı ve çocuğu sokağın bir köşesinde kıvrılmış yatıyorlardı. Oda onları beklemek için sabaha kadar otuyordu. Bir kaç gün onları seyrettim. Bir sabah kalkar kalmaz çay demledim, oldu hemen ekmek peynir zeytinle beraber aldım gittim onların yanında beraberce kahvaltı yaptık patronum o ay ki maaşımda vermişti bir zarfın içine koyup adamın elinde verdim adam bunu ne diye sordu. Almak istemedi uzattığım zarfı al al... benim bu ay ki maaşım memleketine git. Kadın ağlayarak çocuğuna sarıldı. Bir mağazaya gittim onlara üst baş aldım. Yolda yemesi için yiyecek aldım. Çocuğun yüzü gülüyor mavi gözleri ışıldıyordu. selametle uğurlayıp gönderdim. Onları uğurladım. Ertesi gün iş yerine gittiğimde patron sordu. Aldın mı üstüne bir şeyler.... hayır alamadım diyerek olanı biteni anlattım... Patronum şaşkınlık içindeydi iki aydır çalışıyorsun üzerine bir pantolon almadan aldığım aylığı dağıtıyorsun. Nasıl bir insansın nasıl bir yüreğin var anlamadım seni gitti dedi. Olsun patronum benim giyecek üstümde pantolonum var dedim. Onların paraya benden çok ihtiyacı var. Zaman çok hızlı akıp geçiyordu. Üçüncü maaşımı da kuruşuna dokunmadan anneme babama gönderdim. Onları çok özlemiştim. Anamın yemekleri mis gibi kokusu burnumda tütüyordu. Özlem iyice beni vurmuştu. Patrondan izin isteyerek onları görmeye gitmek istediğimi söyledim. Baba adamdı patronum tabi ki evladım git dedi. Hayırlısı ile git mutlaka geriye gel diyerek beni uğurladı. Otobüsle değil benim arabamı al git dedi. Cesaret edemem ama desem de al oğlum al dedi.. o ay ki maaşımı da verdi, nasıl gideceğimi bilmiyordum Allah bir bismillah deyip çıktım İstanbul ile Isparta'nın arası yaklaşık bin kilometre yollar öyle uzundu ki bitmek bilmiyordu İstanbul'u çıkmıştım bir çay bir kahve içmek için bir yerde durdum. 1 80 boylarında uzun saçlı belinde çantası olan birini gördüm bana dedi beni de alarmısın yanına dedim ben Isparta'ya gidiyorum sen nereye gidiyorsun dedi bende o tarafa gidiyorum oraya kadar sana eşlik edeyim dedi bende memnuniyetle hadi gel dedim. Yol çok uzundu saatlerce araba kullanmak beni yormuştu uyku gözlerimden akıyordu... kirpiklerimi kaldıramaz hale gelmiştim. Yolda karşılaştığım saatlerce yolculuk ettiğim bey halimden anladı. Hadi sen çok yoruldun ve azda ben kullanayım dinlen dedi ama araba emanet olmaz dedim. Biraz uyuyup devam etsek dedim ama adam korkma ben yıllardır araba kullanıyorum bir şey olmaz diyerek sağa çekmemi söyledi. Arabayı ona verdim. Yanına oturur oturmaz uyuyup kalmışım... Arabanın sarsıntısı ile bir anda gözlerimi açtım, apar topar kalkmıştım baktığım güneş tam dikilmiş öğlen vakti olmuştu hemen hemen dedim biz neredeyiz nereye geldik daha çok muz Isparta dedim, adam hiç korkma geldik dedi bir baktım ki bizim köye gelmiş şaşkınlık içindeyim hayretler içindeydi adam ne oldu neden şaşırdın diye sordu. Şaşkın şaşkın bakıyordum sen bizim köyün burası olduğunu nereden biliyorsun ben sana köyümü söylemedim ki... Buraya kadar geldik ama sen nereye gideceksin senide gideceğin yere bırakayım diye ısrar etsem de söylemedi. Terminale kadar bırakmayı teklif etsem de. Adam ısrarla ben burada ineceğim sen yoluna devam et deyip duruyordu.. Bir anda adam dur burada dur tam yolun ortasında durmuştuk. Evet ben iniyorum.... yola devam et dedi bir anda arabayı durdurdu o sol kapıdan indi ben sağ kapıdan indir onunla vedalaşmak için o na hayırlı yolculuklar demek için arabadan indim arabanın etrafından sol kapıya varasıya kadar kaç saniye geçer kafamı kaldırıp baktığım da adam yoktu şaşkın bir halde idim her yeri arıyordum ve o yoktu bu Allah'ın bir takdiri olduğuna kanaat getirdim ve dualarımda hep derdim ki yarabbi düştüm yollarda Hızır yar ve yardımcım olsun Rabbim bu duamı kabul etmişti şükür şükür Yarabbi... HARUN YILDIRIM
Etiketler: Şükür