Makale Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2441
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
1946
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2007
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2101
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2089
Şiir Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
senem Aygül
Cumartesi, 18 Kasım 2017
6
Nezlim
Pazartesi, 23 Ekim 2017
35
senem Aygül
Cumartesi, 07 Ekim 2017
47
senem Aygül
Cumartesi, 07 Ekim 2017
48
senem Aygül
Cumartesi, 07 Ekim 2017
54
Kompozisyon Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2823
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2278
Admin
Salı, 09 Ekim 2012
2213
Deneme Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Mustafa KARAAHMET
Salı, 15 Kasım 2016
482
Admin
Cumartesi, 31 Ocak 2015
1409
super-cavus@hotmail.com
Cumartesi, 13 Nisan 2013
2326
Abdurrahman Güleç
Cumartesi, 19 Ocak 2013
2722
Abdurrahman Güleç
Perşembe, 17 Ocak 2013
2200
Mektup Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Masal Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Söyleşi Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Kıssalar Başlığı
Gönderen
Eklenme Tarihi
Okunma
Nezlim
Pazar, 29 Ekim 2017
28
Nezlim
Pazar, 22 Ekim 2017
34
Nezlim
Cumartesi, 30 Eylül 2017
61
Nezlim
Cumartesi, 16 Eylül 2017
80
Radyo Dinleyin:
Msn'den İstek için:
Sohbet Odasın'dan İstek için:
Harun yildirim
Bismillahirrâhmânirrâhim SEVGİ İnsan nedense yaşarken kendini arı kov Devamı.. Tüm Makaleleri
Harun yildirim
ADERSİZ MUSTAFA Üç tarafı dağlarla çevrilmiş Şirin mi şirin çok güzel bi Devamı.. Tüm Makaleleri
Harun yildirim
SÖYLENMEYEN İKİ KELİME Güneş öyle güzel doğuyor ki insan ne b Devamı.. Tüm Makaleleri
Perşembe, 17 Ocak 2013

 

Yıkık Değirmenler 

Değirmene su taşıyan ark yer yer yıkılmış, arktan taşan sular kılcal damarlar gibi yolaklanıp; gövde üzerinde kök salmış arsız yaban otlarını beslemekte. Yosunlanmışkiremitlerin çukurlarına dolan, rüzgârın taşıdığı toprağın içine tesadüfen karışmış çiçek tohumları yaşama tutunmayı başarmanın mutluluğu içinde ahenkle salınıyordu. Çamur ve samanla kaplanmış bedeni çıplak kalmış, gedik dişler gibi aralardan taşlar dökülmüş yılların yorgunluğu omuzlarından düşüverecekmiş gibiydi değirmen. 
Yatağından kaymış kocaman değirmen taşının düşerken kırdığı tıkanan çarktan boşalan suların oluşturduğu minik göle dökülen suların şırıltısına eşlik eden kurbağaların şarkıları; dışarıda sürmekte olan hüzün dolu sessizliği bozan yegâne sesti. Yoğun yaşamıştı, o şaşaalı günlerden geriye yıkık dökük, yaban hayvanlarından başka canlının uğramadığı yok olmaya yüz tutmuş bir harabe kalmıştı. 
Yalnız ölüyordu değirmen ve kim bilir daha niceleri. 
Her buğday tanesi toprağa düşmek isterdi bir zamanlar. İnsanoğlu ile tanışmadan önce; buğday gelip buğday gidiyordu ama doğasına karşı gelemezdi, üreyip çoğalacaktı. 
İnsanoğlu ise doğasındaki tembellik ve sınırsız merakı sonucu neye yarayacağını bilmeden bir gün tekerleği icat etti. Zamanın kabuğunu kırdığının farkında değildi o zamanlar, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.Sonraki zamanlarda söz söyleme hakkını kendinde bulanlar bunun adına gelişme dediler. Tartışmaya bile gerek görülmedi; gerçekten gelişme mi? bozulma mı? Bir gerçek vardı göz ardı edilmemesi gereken! Eski bozulmadan yeni yapılamazdı. Bir başka deyişle kazanılmış gibi görülen her yenilik süregelen dengelerin bozulması demekti. Artık her buğday tanesi de kırılmak istiyordu ve değirmeni icat etti insan. Buğdayı öğütmek ucu açık hayallerin sadece başlangıcıydı. Amaç sadece fiziki açlığı tatmindi daha güzel ve daha kolay doymak. 
Tüm bu olanların gözden kaçan çok önemli başka bir boyutu daha vardı. Şimdi hiç doyunamayacakları bir açlıkla karşı karşıya kalacaklardı. Sahip olma dürtüsünün baskınlaşması; daha fazla güç, hep daha iyisine, daha güzeline, daha fazlasına sahip olma isteği, uzunca bir süre adını bile koyamayacakları kötü çocuk, benbencilik şimdiki bilimsel adıyla egoizm. 
Babaannelerimizin el emeği göz nuru döktükleri tarhanadan yapılan çorbaya sobalarda kızarttığımız ekmekleri doğruyorduk, nasıl da sevinçli nasıl da mutlu oluyorduk; bayram yeri gibi oluyordu on kişinin kaşık salladığı ahhşap yer sofraları. Belkide bir daha hiç yenisi yaşanamayacak bayramlar. İşte içinde yaşadığımız zaman, ne büyük bir değirmen değil mi? Neleri öğüttü biz farkında olmadan. Çorbalara ekmek yerine menfaat doğrar olduk, içine birazda yalan sıkarak. Değiştik çevremizde ne varsa hepsini değiştirmeye çalışarak. Sonunda yaşamın en büyük yalanını karizma deyip alnımıza yapıştırıp en büyük değirmen kendimiz 
olduk. Başlangıçta yaşam bizi öğütüyordu. Şimdi ise biz bize verilen yaşamı öğütmeye 
başladık, önemli bir noktayı unutarak. İçinde bulunmak zorunda olduğumuz zamanı yaşanabilir kılan insani erdemlerdi. Görülemez elle tutulamazdı ama onlarsız da olunamazdı. Hava gibi su gibi en insanın temel ihtiyacı idi. Suyu ortadan kaldırsanız balıklar yere düşer havayı ortadan kaldırsanız kuşlar. 
Teknolojik ve bilimsel gelişim ışık hızı ile bir değişime yol açmışken, duygusal gelişimde aynı oranda geriye düştü çaresiz. Hep varılacak hedeflerin güzel düşleriyle haşır neşir kendimizi kaybetmişken geldiğimiz yeri unuttuk.var oluş nedenini, bizleri var eden sebepleri; yaşam enerjisini hep maddi değerler üzerine kanalize edince had safhaya ulaşan manevi açlığın, bizleri yavaş, yavaş tüketmeye başladığının farkına bile varamadık. 
Her dost sohbetinde; dimağımızın bir köşesinde nasılsa saklı kalmış küçük küçük anılardan söz edildiğinde derin bir iç çekişle “ ah eskiden bir başkaydı “diye başlarız söze ama kendimize eskiden farklı olan neydi, şimdi ne değişti diye sormak aklımıza gelmez. Kendimizde oluşan kişilik değişimini kabullenmek istemeyiz çoğu zaman. Şartlar böyle gelişmiştir ve tek suçlu yaşadığımız zaman der, yine bencilce bir çıkarım yapıp haklılığımızı perçinleme adına “ bizde zamana uymak zorundayız “ yalanının doğruluğunu ispata çalışırız. Ucu açık yeniliklere ayak uydurmak isterken ait olma duygusundan uzaklaşıp kendini koruma dürtüsüyle icat ettiğimiz; soyut gerçekliğin kısır döngüsü içinde devinirken elde ettiğimiz maddi kazançlarla birlikte kaybedilen manevi değerleri görmezden gelmek varlıktan hiçliğe geçişin bir adımı olarak kabul edilebilir. Bu andan itibaren; görmeyiz, duymayız, hissetmeyiz. 
Bencilliğin nirvana’sına yükselmenin verdiği megalomanlığın bizi taşıyacağı yer aşikârdır. 
Sevginin ve erdemlerinin yerine konan hiçbir şey aslının yerini tutamayacaktır. 
Kabul edin ya da etmeyin; her hareket bir enerji gerektirir. İhtiyacımız olan enerji yaşamın kendisidir. Yaşamdan alınan enerjiyi sinerjiye dönüştürebilmek onu somut ve doğru alanlara kanalize etmekle mümkündür. 
Harcayamayacağınız kadar paranız olsa, yaldızlı bir yaftanız, insanlar önünüzde el pençe divan dursa, yıldızları koparacak kadar yakın olsanız 
Her sonun bir başlangıcı vardır. 
Her başlangıç sonun başlangıcıdır 
Yalnızlık en korkulu rüyanız değil mi? 
Yıkık Bir değirmen gibi yalnız ölmek! 
O halde… 

Unutmayın yaşam var oldukça yıkık değirmenler hep var olacak. 

Aralık 2007 
Abdurrahman Güleç